Yüzbaşı Hilmi Bey.. ‘Ne Oldu’

Yüzbaşı Hilmi Bey ve askerlerine Şemdinli Bembo yapılan saldırı Eylül 1924’ün ilk haftası içerisindedir.
Hakkâri Valisi’nin esir alınması olayı ise daha öncedir, 7 Ağustos.
Yani Hakkari’deki Nesturi isyanı henüz Şemdinli’ye ulaşmamıştır.
Buna karşın Hilmi Bey işlerin iyiye gitmediğini anlamış ve savunma hazırlıklarına hız vermiştir.
Yüzbaşı Hilmi Bey:
“…Erlere buldukları un, buğday, yiyecek olarak ne varsa almalarını, torba bulamazlarsa kaput kollarını sökerek, onları da torba yerine kullanmalarını söyledim. Vakit yoktu, her an etrafımızı çevirebilirlerdi. Elimizdeki kısıtlı cephaneyi de alarak yola çıktık.
Kaymakam Hamdi Bey, Mal Müdürü Ali Efendi, Telgraf Müdürü İzzet bey yanımdaydı. Yerli halktan bize katılanlar, bizimle kader birliği yapanlar vardı; İbrahim Han Töre, Mehmed Sait en fazla yardımı dokunanlardı .
Dereler içinden Bembo’ya ulaştık. İbrahim Han’ın verdiği yirmi kişi, erlerle tepeyi savunur hale getirmeye çalıştım. Yaptığım duvarlara gizli mazgal delikleri koydurdum; oralardan ateş edecektik.
O arada, canım gibi sevdiğim atıma tepenin dibinde bir yer yaptım, sağını solunu ağaçlarla gizlemeye çalıştım. Tabii ki en önemlisi, bulunduğu yerin atış alanımızda olmamasına dikkat edip, yanına bolca yem ve bir bakır tencere de su bıraktım.
Üçüncü gündü; dereler içinden gelip izimizi kaybettirmeye çalışmamıza rağmen bizi bulmuşlardı. Tahminimden daha kalabalıktılar.
İşin şaşırtıcı yanı, daha önceki Nesturi İsyanı’nı (1915) bastırmada yardımcı olan Barzanlar, bu sefer onları yanlarına almışlardı. Süvari ve piyade, tahminen iki tabur vardı. İki tabura karşı kırk kişi…”
Bu satırları yazarken size yaşıyor gibiyiz Bembo’yu, sırtları, vadiyi, gediği…
Tarih yazanların hafızası nankör, unutmuşlar bize aktarmayı bizden öncekilerin yaşadıklarını.
Yüzbaşı Hilmi Bey’in anlattığı yıl 1924, bizim Bembo’da yaşadığımız yıllar ise 1992.
68 yıl geçmiş aradan.
Bembo aynı Bembo. Nesturi’si gitmiş, yerine PKK’sı gelmiş.
Niyet aynı niyet, amaç aynı amaç, coğrafya aynı coğrafya.
Bir tek saldıranın adı değişmiş; Nesturi’nin yerini PKK almış ama gittikleri yol aynı, tuttukları mevzi aynı, saldırdıkları noktalar hep aynı, siyasi hedef aynı.
1924’te Yüzbaşı Hilmi Bey’e saldıranlar, 1992’de aynı yerde, Bembo’da bize saldırdılar.
O zamanlar Nesturi-Barzan işbirliği varmış, şimdi ise Barzani-PKK işbirliği.
Yüzbaşı Hilmi Bey’in anlattığı Barzanlar şu bizim Barzaniler; Şeyh Ahmet, Molla Mustafa, şimdi ki Mesud Barzani, aynı sülale, aynı aşiret, aynı mantık.
Ülkemizi yönetenler ya tarihi bilmiyor ya da biliyor ama görmezden geliyor.
1924’te Nesturilerle bir olup taburumuzu, karakolumuzu, ilçelerimizi basan işte bu Barzani.
1982’de İmralı’da yatan haine yer gösterip destek veren ve bu amaçla Hakurk alanını tahsis eden gene bu Barzani.
PKK denen hainler nereden gelip Şemdinli ve Eruh ilçelerimize saldırdı?
Hakurk’tan yani Barzani’den.
1992’de bu hainler nereden gelip Şemdinli’ye, köylerimize saldırdılar?
Gene Barzani’den, gene Hakurk’tan.
92 Ekim harekâtında Türk Ordusu’na ihanet ederek PKK ile anlaşma yapan kimdi?
Gene bu Barzani, gene bu Talabani. Daha geçenlerde, 19 Haziran 2010’da, Şemdinli Mezargediği’ndeki askerlerimize saldırıp 11 Mehmetçiği şehit eden teröristler gökten zembille inmedi ki, gene Barzani’den geldi, gene Hakurk’tan.
Bize bu acıları yaşatanlara, bu siyasete yazıklar olsun!
Göz göre göre bizi şehit eden, şehit ettiren bu siyasete yazıklar olsun! Yüzbaşı Hilmi Bey’in yaşadıklarını okurken insan, acı bir tebessümle tarihin tekerrür ettiğini görüyor ve ülkemizi yönetenlerin tarihten hiç ders almadıklarını da yürek yanarak anlıyor, yazıklar olsun!
Biz anlayamadık zamanında, göremedik gerçeği ama umarız çocuklarımız ders alır bu yaşadıklarımızdan.
Öfkeliyiz hem de çok ve kızgınız, zamanında tüm bu işbirlikçi eylemlerin farkında olamadığımız için… Dönelim Hakkâri’ye, bakalım sonrasında neler olmuş, esir düşen Valimiz, askerimiz ne yapmış, Hakkâri Valisi anlatıyor.
Halil Rıfat Bey:
“ …Muhafızlar İngiliz askeri terbiyesi görmüş olacaklar ki, aynı İngilizler gibi muamele ediyorlardı. Aşağı Tayyari’ye ait Kiman köyüne gelince, bu kabilenin reisi ve Aşağı Tayyari Nesturilerinin en kuvvetlisi olduğu halde, her vakit hükümetimize dost olduğunu hareketleri ile ispatlayan Hoşabe adındaki ki, bu durumu önlemeye çalıştı.
Muhafızların inat etmelerine rağmen kuvvetle karşı koyacağını bildirdi. Bir gün sonra oraya gelen Gülyano’ya aynı şiddetle karşılıkta bulundu ve dün özgürlüğümüzü iade etti.
Bugün Çal’a geldik. Bu çatışmada İl Jandarma Komutanı Binbaşı Hüseyin ile üç jandarma eri şehit, üçü ağır olmak üzere, beş jandarma erimiz yaralandı…”
Yüzbaşı Hilmi Bey bu arada, elinde avucunda ne varsa mevzi yapmak için kullanmış, savunma düzenine geçmiş ve bir Nesturi-Barzan saldırısına hazırlıklıdır.
Beklediği yardım ise henüz ulaşmamıştır.
Ve bir gün, Barzani ve Nesturilerle karşı karşıya gelir.
Yüzbaşı Hilmi Bey:
“…İzimizi bu kadar çabuk bulduklarına hayret ettim. Askeri bir düzenle gelir gelmez kalemizi(!) çevirmeye başladılar.
Başlarında bir subay olduğunu düşündüm. Dürbünle baktığımda karşımıza gelen sırta makineli tüfek yerleştirdiklerini gördüm.
Topları yoktu, ona sevindim; topları olsa hiç şansımız olamazdı.
Üç dört saat sonra bir beyaz mendilin sallandığını gördük. Aşağıdan birinin adımı çağırdığını duydum: ‘Hilmi, Hilmi, seninle konuşmak istiyorum’. Üstünde üniforması, başında poşisiyle kimdi bu?
– Tanımadın mı? Ben İhsan Nuri.
Yüzbaşı İhsan’ı uzaktan tanırdım, buralara ne hikmetse görev dışı, ara sıra gelirdi. 7. Ordu’nun subaylarından olduğunu söylemişlerdi. Şimdi isyancıların başındaydı(!), söyleyeceklerini merak ediyordum.
Aşağıya seslendim:
– Ne söyleyeceksen söyle bakalım.
– Seni iyi tanıyorum, cesur birisin, gel bu sevdadan vazgeç, bize katıl, seni zengin ederim. Yoksa orada hepiniz ölürsünüz.
– Söyleyeceklerin bitti mi?
– Evet.
– Senin gibi zengin bir hain olacağıma, şerefli bir fakir olarak bu tepede ölmeyi tercih ederim.
– Son kararın mı? İyi düşün.
– Ben kararımı orduya girerken verdim.
“…Herif defolup gitti, çok geçmeden tepeye makineli tüfek atışı başladı. Bize gözdağı vermek istiyordu.
Mesafe uzak, biz de tam siperdeyiz. Bir makineli de aksi tarafta, zaman zaman karşılıklı ateş ediyorlardı. Yaptığım mazgal deliklerinin birinden ışık sızmış olmalı ki, atışı o deliğe yönelttiler.
Atışı bizzat İhsan’ın yaptığını tahmin ediyordum. Makineli de ihtisas sahibiymiş. Kurşunlar o delikten girip, kayalara çarpıp sekiyor veya parça koparıyordu, bizim için tehlikeli olmaya başlamıştı.
Nitekim çok geçmeden onbaşım kolundan yaralandı. Yaptığımız küçücük oda gibi bir yerde, bir kıpırdama, bir panik havası esmeye başladı.
Yaşlı Kaymakam’a kalsa hemen teslim olmamız lazımdı, onu sert bir şekilde susturdum. O deliği kapatmam lazımdı ama nasıl?
Bir şeyler ararken elime, erlerin kaput kolundan yaptığı un torbası geçti. Yaralanırsam bari sol kolum olsun, diyerek sol elime aldım, deliği tıkadım. Hayret! Kurşunlar un tornasına sanki yapışıp kalıyordu. Ortalık sakinleşti…”
Olayda geçen bu İhsan Nuri, 1926-1930 yılları arasında gerçekleşen Ağrı isyanlarında başı çeken ihsan Nuri’dir.
Ermeni Taşnak Partisi ile ilişkilidir.
1927’de Taşnak lideri Vahan Papazyan’ın liderliğinde Kürt Hoybun teşkilatı kurulmuş, Taşnak ve Hoybun teşkilatlarının desteğiyle İhsan Nuri, Ağrı isyanlarını gerçekleştirmiştir.
1970’li yıllarda ortaya çıkan Ermeni ASALA terör örgütüne de yakından baksanız, 1980’lerde onun yerini alan PKK terör örgütüne de baksanız, her ikisinin de arkasında yine Taşnak-Hoybun teşkilatlarını göreceksiniz.
4 Ocak 2011’de, tüm gazetelerde yer alan şu habere lütfen dikkatlice bir bakınız, son günlerin yeni tuzağı ‘Vikiliks’ten anlatıyor;
“…İngiliz kriptolarında Türk diplomatlarını katleden Ermeni terör örgütü ASALA ile PKK’nın, Türkiye ve Türk hedeflere karşı saldırılarda ittifak yaptıkları belgeleniyor. İngiltere’nin Beyrut Büyükleçiliği’nden Londra’ya gönderilen belgede, ASALA ile PKK arasındaki işbirliği gözler önüne seriliyor.
İki terör örgütü arasındaki ittfakı belgeleyen kriptoda şu ifadelere yer veriliyor: 12 adam ve 2 kadın, hepsi de başına siyah kukuleta takmış bir halde, 8 Nisan’da, Sayda’da bir basın toplantısı düzenlediler.
İki ayrı grup adına konuştular; Ermeni Gizli Kurtuluş Ordusu (ASALA) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK). Türk devletine karşı ortak bir yapılanma ve ittifak oluşturduklarını duyurdular.
Her iki grubun lideri de kimliklerini açıklamayı reddetti ama Ermenilerin lideri kod adının Agop olduğunu söyledi. Agop, savaşçılarının hâlihazırda Türkiye içinde faal durumda olduklarını ve ocak ayında İstanbul havaalanında iki patlama gerçekleştirdiklerini ileri sürdü… (CNNTÜRK.)”
Tarih tekerrür ediyor, yıllar değişiyor, isimler değişiyor, yerler değişiyor ama amaçlar hiç değişmiyor…
Hilmi Bey’e gelince..
Yıllarca yaşadı Şemdinli dağlarında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında.
Ankara’da merkezi hükümet Fevzi Bey’i Şemdinli’de unuttu mu, diye soracak olursanız, hayır, unutmadı.
Bir gün, bir Paşa Van-Hakkâri yöresini teftişe gelir.
Fevzi Bey’i de görmek ister ve Şemdinli’ye uğrar.
Paşa sorar; Kaç yıldır buradasın Fevzi Bey?
On üç yıldır komutanım, diye cevap verince Paşa şaşırır; Nasıl olur?
– Oldu işte Paşam. Nerede bir vaka olsa oraya gönderdiler, buraya tayinim çıktı.
– Ankara’ya gidince bu işi araştıracağım.
– Affınıza sığınarak Paşam, bir şey söyleyeceğim.
– Söyle, söyle, seni sevdim.
– Paşam çokları vaat ediyorlar fakat Ankara’ya, İstanbul’a gidince bizleri unutuyorlar.
Bunun üzerine ‘Not al’ dedi, paşa yaverine, ‘not al, Ankara’ya dönünce ilk işimiz bu meseleyi araştırmak olacak. Bu mülazım efendi, haksızlığa uğramış’. Bir yanda da on üç sene, on üç sene, diye mırıldanıyordu Paşa.
Gerçekten de birkaç sonra Fevzi Bey’in tayini çıkar, bu kez Rize’ye. Gider, orada da eşkıyalarla uğraşır, zorluk çeker, sıkıntı çeker.
Şimdi Hilmi Bey’in son yıllarını oğlu Fevzi Bey’den dinlemenin vaktidir ;
“…Dünya harbi biteli çeyrek asır dolmadan ikincisi başlamıştı. Kalkınmak için çırpınan Türkiye’de, harbin ağır yükünü çeken nesil unutulmuş, kaderine terk edilmişti. Kimileri siyasete atılmış, kimileri ticaretle uğraşıyor, bunları yapamayanlar küçük maaşlarıyla yetinmek zorunda kalıyordu.
Hilmi Öker emekliliğinden sonra memleketinde ava çıkıyor, bağı bahçesiyle uğraşıyor, uçurumun başındaki evinde mutlu olmaya çalışıyordu. Kasaba yüz yıllardır dışarıya göç veriyordu.
Göçün yarattığı olumsuzluklar kasaba halkında derin izler bırakmış, bu acıyı dile getiren yüzlerce maniler, türküler doğmuş, yöre halkının ne kadar duygusal ve hisli olduğunu ortaya koymuştu. Tabii acıları, hasretlikleri anlatımda kadınlar öndeydi;
“Yağmur yağar koçan akar sel gibi, Beni burada koysun gittin el gibi,
Ela gözlerini sevdiğim ağam, yüreğim buruştu, beyaz gül gibi,
Meleyen koyunun kuzusu musun?
Dertli yüreğimin sızısı mısın?
Senin öz sahibin gitti gurbete,
Sen benim alnımın yazısı mısın?”
Aslında çileli halkımın alın yazısı değildi çektikleri, kader de değildi.
Geri kalmışlık olgusunun bir neticesiydi.
Yüzyıllardır Anadolu’yu ihmal edişin ve süre gelen harplerin sonucuydu. Halk el sanatlarıyla, cevizin, dut kurusuyla geçinmeye çalışmış, giderek fakirleşmişti.
O yıllarda kasabaya bir katkı sağlamak için dışarıdan ham iplik getirilerek, basit el tezgâhlarında dokuma yaptırıldı.Halk biraz para kazandı ama sonra o iş de bitti.
Arap seyyah İbni Batuta’nın, Alman Mareşal Moltke’nin, Evliya Çelebi’nin övdüğü, hep; “Doğu’da gördüğüm en güzel yer” dedikleri bu şirin kasaba 20-25 sene içerisinde iyice boşaldı, kendi yalnızlığına terk edildi.
Pek az yaşayanı kaldı.
Hilmi Öker’e gelince, büyük umutlarla gittiği memleketinde aradığı huzuru bulamadı; küçük yerlerin küçük menfaat çatışmaları, çekememezlik, komşu ile mahkemelik olma, Hilmi Öker’i çok bezdirdi.
Ani bir kararla, bir daha dönmemek üzere İstanbul’a gitti.
İstanbul’da o minik maaşıyla geçinemezdi. Bir tütüncü dükkânı açıp yaşamaya çalıştı.
Dükkânı Gureba hastanesi yakınındaydı.
İşte bu sıralarda tanıştı Prof. Dr. Frank ile. Ona da senelerce Van’ın bir kasabasında Fransız Teğmen’e verdiği cevabı verdi; ‘Kol kırılır, yen içinde kalır’.
Bir yabancıya devletini şikâyet etmedi.
Onurunu üstünden hiç zaman atmadı.
Hayatı boyunca hep harp sendromunu yaşadı.
Aşırı sinirliydi, hayatında olduğu gibi evliliklerinde de mutlu olmadı. İstanbul’a gediğinin senesinde eşi öldü.
Daha sonraları evi yandı. Gene de hayata direnmeye çalıştı çünkü hayat bizden bunu bekliyordu.
O şimdi İstanbul Belediyesi’nin, şeref madalyası alanlara ücretsiz yer verdiği Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yatıyor…”
Ne diyeyim, söze gerek var mı artık, Allah rahmet eylesin.
Erdal Sarızeybek
Araştırmacı Yazar
Kitap:
Çarçella/Anadolu’da Ateşle Oynama



